Loading...

Sayfalar

15 Nisan 2010 Perşembe

MEHMET AKİF ERSOY

 İhsan Eliaçık, Mehmet Akif ve İstiklal Marşını Anlattı

Mehmet Akif Ersoy üzerine araştırmaları olan ve kendisinin sizin fikriyatınızda da çok önemli etkide bulunduğunu biliyoruz. Vefatının 70. yılında Mehmet Akif Ersoy’u nasıl anlamak gerekiyor?

Mehmet Akif yok olmanın eşiğine gelmiş bir milletin bağrından fışkırırcasına çıktı ve "Korkma!" diye bağırdı."Koşup gelerek Uzak Asya'dan bir mızrak başı gibi Akdeniz'e uzanan" bir milletin Hunlar ve Moğollar gibi Roma toprağına gömülüp gitmeyeceğinin haykıran sesi oldu.Teceddin dergahının duvarlarına, sabaha karşı doğuran bir ananın sancı çekmesi gibi "yüreğinden kamışla kan çekerek" bu sesi yansıttı. Yokoluş çağında bir milletin varoluş manifestosunu yazdı. Güneş gibi zifiri karanlıkları yararak doğdu, bir yıldız gibi kayıp gitti.Bu yönüyle Kübalı devrimci Che'ye benziyordu. Onun "Benim işim devrim, iktidar bana gelmez" demesi gibi "Benim işim bu milletin ruhunu ortaya çıkarmak, gerisi bana gelmez" der gibiydi.Bu ruh; "Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım" diye meydan okuyan, "Bu ezanlar ki ebediyen yurdumun üstünde inlemeli" diye devam eden ve "Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal" diyerek son noktayı koyan ondört asır önceki "öksüzün" (s.a.v.) ruhuydu. Bu millet onsuz yapamazdı, yapamadı da, yapamıyor da… M. Akif, ruhunu yitirmiş bir dünyaya doğdu; parladı, ısıttı, yaktı, ateşledi ve kaydı gitti...Ne laikimiz ne İslamcımız onu anlamadı.Yok Akif dinciymiş, yok Akif'de modernist eğilimler varmış…Bütün bunları bir kenara bırakalım. Bütün söylediklerini bir kenara koyalım.

İstiklal Marşı yeniden ama farklı bir boyutlarda gündemde. İstiklal Marşı’na son dönemde en çok vurgu yapan yazarlardan birisiniz. İstiklal marşını yazılışından 86 yıl geçmesine rağmen güncel ve önemli kılan nedir?

Mehmet Akif Ersoy’un yazmış olduğu İstiklal Marşı Türkiye’nin kuruluş ontolojisini temsil ediyor. Kemalizm ve diğerleri ise ideolojilere tekabül eder. İstiklal marşı Türkiye’nin varlığını iki şeyle ifade ediyor. Bunlar; Ezan ve Hak’ka tapmaktır. Özgürlüğün ve bağımsızlığın temeli Hak’ka tapmaktır. “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli.” Bu mısralar aynı zamanda yurt anlayışını da ortaya koyuyor. Demek ki üzerinde ebediyen ezan okunan her yer yurttur. Akif burada 350 milyonluk halkların yaşadığı yurttan bahsediyor. Onun lisanında Irk demek, ecdad demektir.

Bunlar 1921 anayasasını hazırlayan “kurucu zihinle” paralel olup aynı zihniyetin ürünüdür ve bilinçli bir tercihi yansıtmaktadır.Demek ki ortada bir kafa karışıklığı var. Hatta “kurucu ontoloji”den sapma var. Çünkü bu marşı yazan M. Akif meseleyi “Türklük” meselesi olarak anlamamıştır. Peki ne olarak anlamıştır? Bunu anlamak için “Türkiye Devletinin” resmi İstiklal Marşı’na ve onu yazan kişinin zihin dünyasına biraz girmemiz gerekir. Zira İstiklal Marşı, M. Akif’in zihin dünyasından ayrı düşünülemez.

Burada mesele M. Akif’in şahsı değildir. Bilakis onun “ciğerinden kamışla kan çekerek” yazdığı bir şiirin, devletin kurucu resmi marşı olarak kabul edilmesidir. Madem öyledir; o halde “kurucu ontolojiyi” burada arayacağız. Bundan dolayı da bu marşı yazan zihni, onun dünya görüşünü bilmek, tanımak durumundayız.

Bir milletin ruhunun ne olduğu en zor zamanda, genellikle yokoluş anlarında ortaya çıkar. Mehmet Akif böylesi bir zamanda Tacettin Dergâhı'nın duvarlarına "Ciğerinden kamışla kan çekerek" bu ruhun ne olduğunu yansıttı. Milletin özgürlük ve bağımsızlık manifestosunu yazdı. "Kahraman ırkıma bir gül" derken de, "Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklâl" derken de kastettiği 1071'de, 1452'de ve 1915'de omuz omuza vuruşanların o görkemli mirasıydı. Yani topyekün o tek milletti. "Türk milleti" veya "Kürt halkı" değil bin yıl boyunca yekvücut olmuş o tek milletti. Bu millete veya onun bünyesinde akan ve genellikle tehlike anlarında ortaya çıkan unsurlarına sonradan böyle demeye başlandılar.

Dünya tarihi son bin yıldır "dörtnala gelerek uzak Asya'dan bir kısrak başı gibi Akdeniz'e uzanan" bir milletin doğuşuna şahit oldu. Vuruşa vuruşa, çarpışa çarpışa tarih sahnesine çıkan bir milletin yekvücut oluş hikayesiydi bu.Yedinci yüzyıldan sonra dünya tarihi "Bozkırın" ve "Çölün" yükselişini gıpta ile seyretti. Endülüs'te gemileri yakanlar da Viyana kapılarına dayananlar da hep aynı çınarın dallarıydı.

Değerli hocam, Türkiye’deki milliyetçilik dalgasının hareketlendirdiği ayrılıklar çoğalıyor. Bu noktada İstiklal Marşı ışığında bakış açımızı neyin üzerine bina etmeliyiz?

Bakın, Biz tek bir millet, tek bir ümmetiz. Bu iki kavram bizim en esaslı "büyük bütünümüz" ve evrensel gücümüzdür. Bunlar bizim bölgesel siperimiz ve küresel sinemizdir. İçine daire-i adalete giren her millet, kavim, etnik köken, mezhep, meşrep girer. Ermeni de girer, Rum da girer, Süryanî de girer, İspanya'dan kaçarak daire-i adalete sığınan Yahudiler de girer, onların bugünkü torunları hain olmayan aileleri de girer. Sadece "gâvur olan" giremez. Böylece bütün bunlar tek bir millet ve ümmet, bütün buralar da Evrensel Adalet ve Barış Yurdu (Daru's-Selâm) olur. Burası bizim büyük vatanımızdır. Anadolu ise bu büyük vatanın iç kalesidir.

Bunları akıp gelen tarihe, aidiyete, haysiyete ve medeniyete ait olmayanlar anlayamazlar. Onlar bunun ne demek olduğunu bilemezler. Yüzlerinde melâl, yüreklerinde celâdet yoktur. Bizler yıkılmış bir uygarlığın, gururu çiğnenmiş bir celâdetin, dağılmış bir büyük bütünün melâl yüzlü çocuklarıyız. Onların yüzüne bu melâl yakışmaz bile.Evet, dokunsalar ağlayacak durumda olabiliriz. "Geçip giden varsa İslâm'ın şu çiğnenmiş diyarından" nice viraneler, yıkık damlar ve ot basmış evlerle karşılaşabilir. "Gaza namıyla dindaş öldüren biçare dindaşlar" görebilir… Evet, bütün bunlara rağmen o sönmüş ateşi yeniden yakacağız. Ama külüne değil közüne talip olarak.

Bakın, eğer Türkler, Kürtler hepsi birer sinek olsalar vızıltısı İngiltere adasını sallar. Eğer Araplar birer kova su dökse İsrail'i sel alır. Milletlerimizi ve ümmetimizi yani bölgesel ve küresel gücümüzü harekete geçirip birer arı olsak vızıltımız Amerika kıtası yerinden oynatır. El ele verirsek evrensel bir güç yaratabiliriz. Bunun başka bir yolu yok, güç ve kudret böyle tecelli eder…Yeryüzünde kendini adalete adayan bir millet daima bulunur. Bu hem tarihin yasası hem de Allah'ın sözüdür. Onun için bu ocak tütmeli. Sönmüş ateş yanmalı.Üzerindeki en son ocak sönene kadar…Şehadetleri dinin temeli olan ezanın ebediyen inlediği her yer bizim yurdumuzdur. Böyle söyler Türkün, Kürdün, Arabın bin yıldır birlikte kan ve can vererek ve "ciğerinden kamışla kan çekerek" dergâhın duvarlarına bir "Arnavut"un yazdığı özgürlük ve bağımsızlık manifestomuz, böyle söyler…


Türk-Türklük-Irk kavramlarına Mehmet Akif Ersoy nasıl bir yaklaşım içerisindedir?

Akif, İstiklal Marşı’nda, “nazlı hilal, ebedi yurt, kahraman ırk, hakka tapan millet, cennet vatan” vb. diyor da bir türlü “Türk” demiyor. Neden? “Irk” derken bugün ideolojikleştirildiği şekliyle Türk ırkını, yurt derken “Türk yurdunu”, vatan derken “Türk vatanını” mı kastediyor?

“Hani, ey kavm-i esaret-zede, muhtariyet?
Korkarım, şimdi nasibin mütemadi haybet
Kimsesiz ailelerden kimi gitsin bıçağa
Kimi bin türlü fecaatle çekilsin kucağa
Birinin ırzı heder, diğerinin kanı helal
İşte ey unsur-i isyan, bu elim izmihlal
Seni tahrik eden üç beş alığın marifeti
Ya neden beklemiyordun bu rezil akıbeti
Hani milliyetin İslam idi… Kavmiyet ne!
Sarılıp dursaydın a milliyetine
“Arnavutluk” ne demek? Var mı şeriatta yeri?
Küfr olur başka değil kavmini sürmek ileri”
“Arabın Türke; Lazın Çerkeze yahut Kürde
Acemin Çinliye üstünlüğü mü varmış? Nerde!
Müslümanlık da “anasır” mı olurmuş ne gezer
Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor peygamber”(Safahat, Üçüncü Kitap; “Hakkın sesleri”)

“Millet”in unsurları (efrad-ı millet) birbirine üstünlük (rüçhaniyet) davasına kalktı mı bu millete en büyük kötülüğü yapmış, ehl-i salibin (Haçlıların) ekmeğine yağ sürmüş demektir;

“Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Birbirinden farklı bu kadar akvamı
Aynı milliyetin altında tutan İslam’ı
Temelinden yıkacak zelzele kavmiyettir
Bunu bir lahza unutmak ebedi haybettir
Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez
Son siyaset ise Türklük, o siyaset yürümez
İşte Fas, işte Tunus, işte Cezayir, gitti
İşte İran’ı da taksim ediyorlar şimdi”
Müslüman, fırka belasıyla zebun bir kavmi
Medine Avrupa üç lokma edip yutmaz mı?”(Safahat, İkinci Kitap; Süleymaniye Kürsüsünde)

Peki, eğer bu denilenler yapılmazsa ne olur? Türk diyenler Türklükten, Kürt diyenler Kürtlükten, Arap diyenler de Araplıktan olur. Hepsini de kaybederler. Çünkü “Medeniyet denilen kahpe” hepsine de diş biliyor. Bu kahpelerin derdi ne Türkiye’dir, ne Kürdistan, ne de Arabistan. Onların derdi böl, parçala, yuttur;

“Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!
Sana az geldi ezanlar diye ötsün mü bu çan?
Ne Araplık (Kürtlük), ne Türklük kalacak, aç gözünü!
Dinle peygamber-i Zişan’ın ilahi sözünü
Türk Arapsız(Kürtsüz) yaşayamaz. Kim ki “yaşar” der, delidir!
Arabın (Kürdün), Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir
Veriniz baş başa… Zira sonu hüsran-ı mubin
Ne hükümet kalıyor ortada billahi, ne din!”(Safahat, Üçüncü Kitap; “Hakkın sesleri”) (Not: Şiirdeki parantez içi ifadeler bana ait/İ.E).

Görüldüğü gibi M. Akif, Türk, Arap, Kürt, Çerkez, Arnavut, Laz vs. “efrad-ı milleti” birbirine denk görmekte ve içlerinden birini, özellikle de “Türk’ü” öne ve üste çıkararak “üst kimlik” haline getirmemektedir. Bu ortak “sine” veya “cepheyi” Türklük namıyla anmamaktadır. Bu sineden/cepheden millet olarak bahsetmek gerektiğinde ısrarla ve ön eksiz olarak “MİLLET” demektedir; “Ulus” sözcüğü “çağ” sözcüğü gibi Moğolca’dan alınmadır ve “Moğol imparatoruna tabi olan halklar, kabileler birliği” demektir. Çağ da “İmparatorun yönetim süresi” anlamına geliyor. Bu anlamıyla “ULUS”, Akif’in kullandığı anlamda “MİLLET” in karşılığı olur. Milliyetçilerin/ulusalcıların İstiklal Marşı’ndan ve Akif’den koptuğu nokta, her iki kavrama da “Türk” yüklemesi yapmalarıdır. Eğer önümüzde duran metnin (İstiklal Marşı) ve de yazarının zihin dünyası ise mesele durum bu…

Sonuç olarak, Akif’in durduğu yerden konuşacak olursak; işte bu ortak sinede/cephede tecelli ve temerküz ettiği şekliyle “MİLLET” bölünmez bir bütündür. Türkü Türk, Kürdü Kürt, Arabi Arap, Çerkezi Çerkez, Arnavudu Arnavuttur. Hatta Rumu Rum, Ermenisi Ermeni, Yahudisi Yahudidir. Ve fakat bunların hepsi tek bir “sine” tek bir “cephe” yani tek bir millettir.

Hepsi de Anadolu denilen havuza “çekilerek” toplanmıştır. “Türkiye devleti” işte bu çekilmenin/toplanmanın soluklanma mevzidir. Dolayısıyla hepsinin devletidir. Eğer “nazlı hilal” çehresini çatıyorsa Kürt ağlıyor, Türk sızlıyor, Arap acı çekiyor, Boşnak doğranıyor demektir. Bunun için de Türkün devleti, Kürdün devleti vb. kabile didişmesini bırakıp, bu devleti adam gibi bir “adalet devleti” haline getirmek zorundayız. Çünkü biz hepimiz; kendimiz kalarak “daire-i adalet” içinde yaşayacak, o sinede birlikte atacağız.

Hiç şüpheniz olmasın; bir gün bu havuz taşacak, çekildiği yerlerde kalan diğer unsurlarıyla birleşecek, “küresel sinesini” yeniden yaratacak, evrensel adalet ve barış yurdunu kuracaktır. İnanmayan inanmasın. “Felç-i iradiye müptela olmuş” zihinler bu türküden bir şey anlamaz… “O benim milletimindir ancak” veya “Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal” derken kastettiği “MİLLET” nedir?

Bir defa “ırk”tan kastettiği “etnik/biyolojik köken olarak Türk ırkı” değildir. Irk kelimesi 1942 yılında Türk Dil Kurumu sözlüğüne girerek bugünkü anlamıyla kullanılmaya başlanmıştır. Bu tarihten önceki Osmanlıcadaki kullanımı bu manada değildir. Osmanlıcanın “vatan” gibi sonradan ideolojikleştirilmiş kelimelerinden birisidir. Vatan da önce “köyün meydanı” demekti ve genellikle köylüler kullanırdı. Sonradan Türkçü ideolojinin en temel kavramlarından birisi haline geldi. Irk da böyledir. Akif’in zihin dünyasında ırk, yakın ve uzak geçmişteki “ecdad” manasındadır. Nitekim ırk, ırak (uzak) ile aynı köktendir. “Kahraman ecdad” vurgusu başka şiirlerinde de kullandığı bir tabirdir. Biyolojik kökenle ilgili değildir. Kaldı ki ırkçılığa karşı tutumu birazdan geleceği gibi gayet nettir.

Demek ki Akif İstiklal Marşı’nı, döne döne vurguladığı ve fakat hiçbir yerde başına bir ön ek ekleme ihtiyacı hissetmediği “MİLLET”İN marşı olarak yazmıştır. Millet onun lisanında tek başına bir tanımdır. Tek olarak söylendiğinde içine bir çok şeyi birden alır. Onun için tek başına söylenir. Bugünkü “marka” dediğimiz şey gibidir. Tek başına kendini anlatma gücünü sahiptir. Kendi etnik kökenini sürekli vurgulayıp durmak, bir özgüven kaybının, gelişememişliğin, olgunlaşamamışlığın, sömürge halet-i ruhiyesinin ve moda tabirle “marka” yaratamayışın ifadesidir.

Şüphesiz ki bu, Akif açısından “Arnavut” olmasıyla veya bugünkü anlamıyla “ümmetçi” olmasıyla değil; nice badireler atlatmayı, ırk, mezhep ve din savaşlarını aşarak ortak bir sine/cephe yaratabilmiş olmayı ifade eden “imparatorluk vizyonu” ile alakalı bir şeydir. Bu nedenle Akif, bir kabile şairi değil; imparatorluk şairi olarak görülmek durumundadır. O bu düzeyden konuşmaktadır.Avrupalıların, tarih boyunca karşılarına dikilen bu “sineye/cepheye” oradan bakarak Türkler demelerinin, burada sineyi/cepheyi küçültücü, bölücü ve yarıcı bir işlev göreceğini; hatta bu amaçla söylenip durulduğunu görmüştür. Buna aldırmayarak kendi tabirinde ısrar etmiştir. Nitekim aradan geçen 80 yılın onu haklı çıkardığını görüyoruz.

Hangi metin veya kitap olursa olsun ilk sözler önemlidir. Kur’an’ın ilk sözü oku! lafzı neredeyse tüm mesajı kuşatan bir ifadedir. İstiklal marşında geçen Korkma! Sözü İstiklal Marşı bütünlüğü içinde nasıl bir anlam ifade ediyor?

Akif bu millete bir tek kelime söyledi, bir tek. Mırıldanarak söyleyip durduğumuz o bir tek kelime; "KORKMA!"Dünyanın egemenlerinden korkma! Yok olmaktan, bölünmekten, dağılmaktan korkma! Kürdünden, İslamcından, lazından, çerkezinden, solcundan, sağcından, başörtülünden, başı açığından, tarikatçından, sanatçından, şarapçından korkma! İMF'den, Dünya Bankası'ndan, ABD'den, İngiltere'den, İsrail'den, AB'den korkma! Kendinle yüzleşmekten, tortularından, zaaflarından korkma! Yenilikten, değişimden korkma! Eskinden, yeninden korkma! Tarihinden, coğrafyandan, dininden, diyanetinden korkma! Bunların hiç birinden korkma.

Korkacaksan şunlardan kork;
"Zulme tapmak, adaleti tepmek, hakka hiç aldırmamak;
Kendi asudeyse, dünya yansa, baş kaldırmamak;
Sözünde durmamak, yalan sözden çekinmemek
Kuvvetin meddahı olmak, acizi hiç söyletmemek
Mübtezel bir çok merasim; eğilip bükülmeler, yatmalar
Şaklabanlıklar, gösterişler, ardı ardına aldatmalar
Fırka, milliyet, lisan namıyla daim ayrılık
En samimi kimseler arasında ciddi açık
Enseden arslan kesilmek , cepheden yaltak kedi
Müslümanlık bizden evvel böyle bir zillet görmedi"

Korkacaksan bunlardan kork! Sadece ve yalnızca Allah'tan kork.
"Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete ram ol.
Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol"

Ey öksüz şair, ey yalnız adam! "Korkma" diyerek başlayan marşını korka korka "mırıldanmalar" arasından duy sesimizi; Korkmuyoruz!

İstiklal marşı metnine baktığımızda mesajı kavramsal semboller üzerinde vermeye çalışmıştır. Yurt kavramı özelinde baktığımızda Safahat ve İstiklal Marşı’nda Mehmet Akif’in düşüncesi neye tekabül etmektedir?

“Yurt” derken kastettiği de “Edirne ile Kars” arası bugünkü Türkiye değildir. Bilakis bunu da içine alan daha geniş bir coğrafyadır. “Üçyüz elli milyon şu kadar can” derken bu coğrafyayı kasteder. Halbuki bunu söylediği tarihte Türkiye’nin nüfusu 13 milyondu. Onun zihin dünyasında yurdun, “üzerinde ebediyen ezan okunan her yer” olduğunu anlamak için fazla zorlanmaya gerek yok;

“Bana siz alem-i İslam’ı sorun söyleyeyim
Çünkü hiçbir yeri yok gezmediğim, görmediğim
Uzak Doğu’dan alın, Uzak Batı’ya kadar
Müslüman yurdunu baştan başa kaç devrim var”(Safahat, İkinci Kitap; Süleymaniye Kürsüsünde)

Akif’in sürekli olarak ve ön eksiz kullandığı “MİLLET” ise, kendi tabirleri ile “Şu karşıdaki vahdeti tarumar etmek için”, “Medeniyet denilen kahpe”nin, “Şu vatansız derbederler ve alçak kundakçıların’ karşısına dikilmiş ortak bir “sine”, bir “cephe”dir;

“Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa
Bu altımızda yerden bütün yanardağlar
Taşıp da kaplasa ufukları bir kızıl sarsar
Değil mi ki cephemizin sinesinde iman bir
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir
Değil mi ki koşan Çerkez’in, Laz’ın, Türk’ün
Arap’la, Kürt ile bakidir ittihadı bugün
Değil mi sine de birdir vuran yürek… Yılmaz!
Cihan yıkılsa, emin ol, bu cephe sarsılmaz!
Şu karşımızdaki mahşer de böyle haşrolacak
Yakında kurtulacaktır bu cephe… Kurtulacak!”(Safahat, Beşinci Kitap; “Berlin Hatıraları”)

Görüldüğü gibi Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Arnavut vs. Akif’in dünyasında “sinenin/cephenin” unsurlarıdır (efrad-ı millet). Önemli olan bunun yekvücut durması, dağılmamasıdır. Bunun için de ayrılık gayrılık davasını bırakıp milletin unsurlarını bilgi ile donatıp yükseltmek lazımdır;

“Ne Kürt elifbeyi sökmüş, ne Türk okur ne Arab
Ne Çerkez’in, ne Lazı’ın var bakın, elinde kitab
Hülasa milletin efradı bilgiden mahrum
Unutmayın şunu lakin: Zaman; zaman-ı ulum”(Safahat, Dördüncü Kitap; Fatih Kürsüsünde)

Durum buyken, kimileri kendi haline bakmadan, ayrılık davalarına teşne olmakta, ortak cepheyi dağıtmak, yarmak, bölmek isteyenlere çanak tutmaktadır. “Şu karşıdaki vahdet tarumar edilmek istenmektedir.” Her kim bu “Alçakça saldırılara göğsünü siper etmiyor” da, ayrılık (muhtariyet) davası peşine düşüyorsa “unsur-u isyan”dır ve haybeye kürek çekmektedir.

İstiklal Marşı’nda geçen önemli kavramlardan biri de “Hak”tır. Mehmet Akif’in bu kavrama yüklediği anlam sizce nedir?

Hak kelimesinden iki şeyi kastediyor: 1- Allah 2- Adalet. Zaten kelime bu iki anlama da geliyor. Bu şu demek: insanlar Allah’tan başkasına tapmamalıdır. Eğer bu millet Allah’tan başkasına taparsa istiklalini kaybeder, köleleşir. Devlet de adam gibi bir adalet devleti olmadır. Kendini adalete adamalıdır. Memleketin kurtuluşu buna bağladır. Adalet yoksa ne cumhuriyetin, ne de demokrasinin anlamı kalmaz.

Bu değerli paylaşımlarınız için teşekkür ederiz.


Bende teşekkür ederim, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.


Nisa Ayfer ÇAKIN / Mehmet Akif ve Leyla Şiiri Üzerine              
Nisa Ayfer ÇAKIN

…kiminin bir yığın meberrâtı
toplanır, heykel-i metini olur,
kiminin de olanca hatırası
böyle bir saye-i hazini olur.
M. Akif Ersoy

M
ehmet Akif Ersoy, Türk edebiyatı ve fikir camiasında muhterem, memduh bir şahsiyet oluşunu, varlığını reddedecek derecede mütevazi bir ahlâka ve yaşantıya sahip olmasına borçludur. Oysa son dönemlerde yaşanan popüler kültürün etkisiyle belki de; M. Akif gibi fikir camiasına hayli katkısı olmuş bazı kıymetler belli çevrelerce herhangi bir ideolojinin malı gibi yaftalanarak kimilerince tanınmadan reddedilir, kimilerince ise istismar edilir. İşte Mehmet Akif Ersoy, böyle oyunlara kurban gidenlerden ve gerçek manasıyla tanınmadan yitirilen insanlardandır. Oysa değil her Türk gencinin, tüm insanlığın Mehmet Akif Ersoy’dan din, vatan, millet sevgisi adına, bir insanın namusuna ve şerefine ne kadar düşkün olduğunu eserleriyle gözlerimizin önüne bir tablo gibi seren bu temiz ahlâkı görme adına, öğrenebileceği ne çok şey vardır.




Mehmet Akif gayet entelektüel bir isimdir. Ne kadar doğu usûlü ile eğitilmiş olsa da gençlik dönemlerinde batı edebiyatını tanıma imkânı bulur. Fransızca’sını önemli Fransız edebî eserlerini –Art Poetique, Rougon Macquart- tercüme edecek seviyede geliştirmiştir. Sonraları, “Tarih-i Kadim”inde insanlarca mukaddes olan her şeye hücum eden ve Allah’ı reddeden Fikret’i, “Sonra biraz bol para ver; Hiç utanmaz Protestanlara zangoçluk eder” diye tenkit etmeden evvel tüm şiirlerini ezberleyecek, şairliğine onun da katkısı olduğunu itiraf edecektir. Hatta Mithat Cemal Kuntay, onunla birlikte iken bir keresinde “Şu servet-i Fünûncular…” diye kötülemeye başlayacakken sözünü Fikret’in ve Cenab’ın şiirlerini okuyarak Akif’in kestiğini anlatır.

Onun şiir üslûbu biraz farklıdır. M. Akif’i döneminde, devleti ve milleti adına çektiği fikir sancısı şekillendirmiştir belki de... Çünkü neredeyse onun bütün şiirlerinde, çöküşünü yaşayan devrin yanında çöküş sonrası fikir cereyanlarını da görürüz. Bu dönemi ve buhranlarını şiirlerinin su gibi akan, coşkulandıran; bazen de hüzünlendiren heyecanında yaşarız.

Şiir hakkında fikirlerini söylerken kendi şiirinin tarifini de yapar: “Edebiyat için ‘süs’ diyenler, ‘çerez’ diyenler var. Karnı tok, sırtı pek milletlere göre bu belki doğrudur. Lakin bizim gibi aç, çıplak milletlere süsten, çerezden evvel giyecek ve yiyecek lazımdır. Onun için ne kadar süslü, ne kadar tatlı olursa olsun libas hizmetini, gıda vazifesini görmeyen edebiyat bize hiçbir şey söylemez.” Evet, o en karmaşık düşünceleri sehl-i mümtenî tarzında söylemeyi başaran bir ustaydı. Eskiler gibi Arapça, Acemce düşünmeye de; yeniler gibi Fransız, Alman, İtalyan dili tesirinde yazmaya da karşıdır. O, yalnızca halk dilinde yazmayı arzu eder, ilhamını halk kültüründen, halk dilinden alır, yalnız; “cennet”e “uçmak” diyecek kadar da ileri gitmemeyi yeğler. Memleketini, dinini sevdiği kadar seven bu adam, yazdığı eşi menendi görülmemiş hamiyet ruhuyla dolu şiirlerle bilhassa da İstiklâl Marşı ile -ki yarışmayı kazandığında kendisine verilecek olan, boğazda yalılar alabileceği, beş yüz lirayı kadınlara ve çocuklara iş kazandıran bir vakfa bağışlayarak yine milletini düşünür- o günlerde toprağıyla, namusuyla sınanan necip Türk milletinin manevi kahramanı olmuş, gerek hükümet meydanlarında, cami avlularında hatip; gerek millet meclisinde vekil olarak onların sıkıntılarına yoldaş olmuş, karıncayı bile ezmeyen Akif, milleti söz konusu olunca yırtıcı bir aslan kesilmiştir.
İşte onun, hak karşısında haksızlığa hücum eden, tembelliğe, bayağılığa karşı olan saf, yüksek şahsiyetini şu mısraları ne güzel hülasa eder:
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem,
Gelenin keyfi için, kalkıp geçmişe sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım…
- Boğamazsın ki,
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam
Hele Hak namına haksızlığa tapamam
Doğduğumdan beridir aşığım istiklâle
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale
Yumuşak başlıysam kim demiş uysal koyunum
Kesilir belki çekmeye gelmez boyunum
Kanayan bir yara gördüm mü kanar tâ ciğerim
“Adam aldırma da geç git” diyemem, aldırırım
çiğnerim, çiğnenirim fakat hakkı tutar kaldırırım.
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu
İrticaın şu sizin lehçe de manas bu mu?



Ve ‘Leylâ’

Yüzyıllardır süregelen şark ve Türk edebiyatında gönülleri his dünyasına kapılıp gitmiş olan şairleri, yazarları ve onların gölgeleri olan hayranlarını ‘Leylâ’ kadar başka bir güzel daha âşık etmemiştir kendine, şiirlere mazmun motiflere isim olmamıştır Leylâ kadar kimse… M. Akif’in çocukluğunda ilk okuduğu eser olduğunu söylediği “Leylâ vü Mecnûn” mesnevisi onu da Mecnûn yapmıştır. Evet, Akif de bir Mecnûn’dur ve şiirinde Leylâ vü Mecnûn mazmunlarını kendi üslubuna göre yorumlamıştır. Leylâ’yı bazen “şark” bazen “Müslümanlığın geleceği veya gayesi” bazen de “vatan” yaparak ona yepyeni mana ufukları açmıştır.

“Süleyman Nazif’e”, “Bülbül”, “İstiklâl Marşı” ve “Leylâ”…Akif’in Ankara Taceddin Dergâhı’ndayken yazdığı şiirlerdir. Türkiye’de yazmış olduğu son şiir olan ‘Leylâ’ -çocukluğunda okumuş olduğu Leylâ vü Mecnûn mesnevisinden mülhem olsa gerek- Akif zor bir dönemde yetişmiş, zor dönemler görmüş ve şiirlerini de bu zorluklardan kaynaklanan fikir buhranları ile işlemiş bir şairdir. O dönem Akif de Osmanlı’nın çöküşünden büyük bir elem duymakta ve kurtuluş çareleri aramaktaydı. Ancak yaşadığı dönemin şartları içerisinde incelendiğinde esas kıymetini bulacak olan Akif, Osmanlı’nın idamesi için “İslamcılık” fikrinin bir temsilcisi görünümündeydi. Akif yüzyıllardır o kadar milleti gölgesinde barındırmış Osmanlı’nın hala bu şekilde idame edilebileceği fikrindedir. Dolayısıyla “Türk, Arnavut, Arap, Ermeni” gibi kavmiyet unsurlarının belirgin hale gelmesini Osmanlı Devletinin yaşayışı bakımından bir felaket addetmiştir. İşte Leylâ’ya ilham veren de Akif’ in sonradan değişime uğrayacak olan “İslamcılık” fikridir.

Akif, Leylâ’nın ilk mısralarında: “Barınmaz mısın ey toprak? Derim (yer pek)/  Döner, imdadı gökten beklerim, heyhât (gök yüksek)” diyerek bir irsal-i mesel ile insan acziyetini ıspat eden bir başlangıçla, bize diğer mısralardaki bedbinliği haber veriyor gibidir;
“Bunaldım kendi kendimden, zaman ıssız, mekân ıssız;
Ne vahşetler de bir yoldaş, ne zulmetlerde tek yıldız!
Cihat yok sermedi bir seddi var karşında yeldânın;
Düşer, isyana; kalkar ye’se çarpar serseri alnın.
Şu ûran kubbede, yıllardır, sadâdan dûr, ışıktan dûr,
İlâhi, yok mu âfâkında bir ferdaya benzer nûr?”


Akif biyografisine sahip Abdullah TANSEL bu şiir için: “bu mısralarla başlayan Leylâ şiiri kadar Akif’in o dönemki ızdırabını hiçbir şey anlatamaz.” diyor. Akif’in fikir hayatına yön veren “İslamcılık” mefkûresine bağlı ümitlerini Balkan Savaşı bile yıkamamıştı. Türkiye O’na göre savaş sonrasında şark âlemini içinde bulunduğu felaketlerden kurtarabilir, müslüman birliğinin önderi olabilirdi. Ancak hasımlarının gözünde çoktan “hasta adam” kimliğine bürünen Osmanlı, milli unsurların gitgide diplomatik fikirlere hakim olmasından dolayı ölmekteydi. İşte Akif, “Leylâ”nın temasında bize bu hayal kırıklığını anlatır. Bu ızdıraplar içinde Leylâ İslam birliği Mecnûn da şark rolündedir. Leylâ bu buhran içerisinde kavuşulması artık imkansız bir sevgiliye dönüşür. Leylâ’yı kavuşmak için verilen kurbanları, vazgeçilen kıymetleri sayar. Leylâ hepsine layıktır ancak bir türlü mecnuna kendini göstermez. Mecnun bin bir eleme gark olmuştur. Yine de “İslâmın âtisi” olan Leylâ’dan başka hiçbir şey ve mâsivayı tanımaz.
Ne bitmez bir geceymiş! Nerden etmiş şark’ı istilâ?
Değil canlar cihanlar göçtü hilkatten, bunun, hâlâ
Ezer kâbusu üç yüz elli, dört yüz milyon îmânı;

Asırlardır ki, İslam’ın bu her gün çiğnenen yurdu,
Asırlar geçti, hâlâ bekliyor ferda’yı mev’udu!

Bu kat kat perdeler, bilmem, neden sıyrılmasın artık?
Niçin serpilmesin, hâlâ ufuklardan bir aydınlık?

Hayır! Şark’ın, o hodgâm olmayan Mecnûn-ı nâkâmın
Bütün dünyada bir Leylâ’sı var: Âtîsi İslâm’ın

Şu yüz binlerce sönmüş yurda yangınlar veren kimdi?
Şu milyonlarca öksüz, dul, kimin boynundadır şimdi?
Kimin boynundadır serden geçip berdâr olan canlar?
Kimin uğrundadır, Leylâ, o makteller, o zindanlar?
Helal olsun o kurbanlar, o kanlar, tek sen Ey Leylâ,
Görün bir kerecik, ye’s etmeden Mecnun’u istilâ.



Son bendde Akif  Leylâ’nın ulaşılmazlığını tekrarlıyor. Leylâ’ya ona kavuşmak üzere hazır bulunduğunu anlatır. Ümitsizce yalvarır ancak tahammülsüzdür artık. Yine de ister Leylâ’yı, çünkü rahata, ancak ona ulaşınca erecektir.
Niçin hilkat zemininden henüz yüksekte pervâzın?
Şu topraklarda, şayed, yoksa hiç imkân-ı i’zazın,

Hilâlim, göklerin kalbinde yer tutmuş otağındır
Ezanlar nevbetindir; inletir eb’adı haşyetten;

Cemaatler kalendir, ka’beler haclen… Gel ey Leylâ
Gel ey candan yakın cânân ki gaiblerdesin hâlâ!
Bu nâzın elverir Leylâ, in artık, in ki bâlâdan
Müebbed bir bahar insin şu yanmış yurda mevlâdan!


Şimdi, kalemimin acziyetinden utanarak, ve hoşgörünüze sığınarak Mehmet Akif hakkında gördüğüm en güzel makalelerden birini yazan Necdet Ekici Bey’in “Mehmet Akif’in mefkûresi ve seciyesi” adlı makaleden Leylâ’ya da ilham veren bu husus hakkındaki beğendiğim bir kısmı nakletmek isterim:

Tanzimat’a birlikte geniş hürriyetlere kavuşmuş etnik gruplar, açık açık azınlık ırkçılığı yapmışlar ve Türk’ü her fırsatta ezmeye çalışmışlar, en büyük hakareti yapmışlardır. “Al turpu vur Türk’e, yine yazık bu turpa” sözü azınlıkların adi bir iftirası olarak tarihe geçmiştir.

İkinci Abdülhamit devrinde cereyan eden şu olay ise bu konuda başka bir acı örnektir: Sarayda görevli olan Arnavut, bahçıvanlık yapan bir Türk’e “pis Türk” diye haykırır. Sarayın bahçesinden bu hakarete şahit olan İslam Halifesi ve büyük Türk padişahı ikinci Abdülhamit Han şöyle haykırır: “Unutma ki ben de Türk’üm!” İşte bu şartlar içinde milliyetçilik bizde nefs-i müdafaa olarak doğmuş ve milliyetine en son sarılan biz olmuşuz. Yıkılan koca bir imparatorluktan ancak küçük bir vatan parçası koparabilmişiz. Emperyalist devletler tarafından bunun da ortadan kaldırılacağı düşünce ve korkusu Akif’i milli mücadelenin en ön safına itmiştir. Yılların getirdiği ızdırap ve felaketler, azınlık ırkçıların tutumu Akif’in kafasında inkılâplar yaratmış. İngiltere’nin desteğiyle Yunan askerlerinin İzmir’e çıkmasını fırsat bilen yerli Rumlar, Türk halkına karşı katliama ve zulme yönelmişlerdir. Hasan Basri Çantay, Akif ile ilgili bir hatıra nakleder: “Beş on arkadaş toplanmış, Rum mezaliminden konuşuyorduk. Bir kişi telaşla içeri girdi. Asırlarca Türk milletinin nimeti ile perverde olan yerli Rumların Türk halkına karşı giriştikleri hunharca zulümlerden bahsetti. O koca Akif birden haykırdı: Orada derhal bir Türk ocağı açınız! deyince, merhum Akif’le birlikte toplantıya gelen zevat hayret içinde: Üstad sen de mi? diyerek kararını açıklıyordu. Bundan sonra gerçekleri bütün açıklığıyla gören, ihanet ve suikastların şahidi olarak olgunlaşan Mehmet Akif karşımızdadır.” Akif bilmektedir ki Türk milleti İslam’ın öncüsü ve kurtarıcısıdır. Türklük yıkılırsa, İslam da sönecektir. Bu yüzden, aşağılatıcı mütarekeden sonra tek ve büyük amacı İslam’ın son kalesi Anadolu’nun kurtarılmasıdır. Medeni, güçlü bir Hristiyan dünyası nasıl varsa, onun gibi bağımsız, ileri bir İslam aleminin Türkiye’nin liderliğinde doğacağına adeta vecd ile inanmaktadır.
 “Sahipsiz vatanın batması haktır
  Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”


Artık Akif Türklüğün kurtuluş ve yükselişini İslam-Türk sentezinde aramakta ve eşsiz bir kıymete sahip olan İstiklal Marşı’nı Türk milletine ve kahraman ordusuna armağan etmektedir. Anadolu’nun işgal edilmesi üzerine yaralı bir şair olarak Kurtuluş Savaşımızın en güzel “şehname”sini meydana getirirken o zamana kadar hoşlanmadığı “ırkım” kelimesini seve seve kullandı.
“Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl
Kahraman ırkıma bir gül!...Ne bu şiddet bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır, hakka tapan milletimin istiklâl”


Sözlerimize değerli ilim adamı merhum Erol Güngör’ün şu sözleriyle son veriyoruz: “Türk milliyetçileri bir yandan kendi kültür ve medeniyetlerinin şuuruna daha çok vardıkça, bir yandan İslam dünyasının meselelerini geniş çapta kavradıkça Akif’e kendi aralarında daha büyük bir yer vereceklerdir.”

Evet, Akif zannımızca nesiller tarafından incelenen, incelenecek olan kendisinin ve eserlerinin kıymeti günden güne artan bir sanat, edebiyat alemine henüz bir benzeri dahi gelmemiş, yalnız kendi dönemine hitap eden bir şair değil, hayatî, ahlakî tüm hususlarda danışabileceğimiz bir rehberdir…

Ruh-u azizine rahmet duaları ile…
İstiklal Marşı Şairi’nin Hayatından Kısa Kısa…
Babası Tahir Efendi ona doğum tarihini ebced hesabıyla bildiren Ragıyf ismini verdiyse de alışamayan insanlar tarafından Akif olarak telaffuz edilmiş ve öylece de kalmıştır.
Akif mahalle mektebine başladığında hicrî olarak dört yıl dört ay dört günlük idi.
Lisan hususunda hayli gayretli ve kabiliyetli idi. Çocuk yaşlarında Arapça ve Farsça öğrenen Akif gençlik yıllarında ise Fransızca’da hayli usta olmuştu.
Sonradan şiirlerine hayran olup tanzirler yazacağı Muallim Naci Bey, Mülkiye İdadisi’nde Akif’e hocalık yapar.
On altı yaşında girdiği Baytar mektebindeki eğitimi sırasında güreş, yüzme, uzun yürüyüş, gülle atma gibi spor dallarında yaşıtlarının daima önündedir.
İstanbul Boğazı’nı yüzerek geçmiş olduğu gibi yaşlılık dönemlerine kadar vücudunu sabahtan akşama kadar yürüyebilecek zindelikte tutmuştur.
Bu yüksek fen tahsili yapmış sporcu genç, Kur’an-ı Kerim’i okuya okuya öyle bir alışkanlık kazanmıştı ki, az bir gayretle yirmi yaşında hemen onu ezberleyivermişti.
Milli Mücadele döneminde “Memleket bizden çok şey bekler, halkı bu hususta tanzir etmek gerektir” diye gittiği şehirlerde, hükümet meydanlarında, cami avlularında mücadelenin muvaffak olacağı konusunda halkı ikna eder.
Kendine verilen Kur’an-ı Kerim’i tercüme etme görevini önceleri kabul eden Akif, birikmiş meal müsveddelerini “Bu ilmi ifâ etmek için ya alim olmak gerekir ya cahil” deyip yakmıştır.
Kaynaklar:
1. Mehmet Akif, Safahat (İnkılâp, 2003)
2. F.A. Tansel, Mehmet Akif Ersoy  (MAE Sanat Vakfı Yayınları, 1991)
3. Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif   (Timaş, 1997)
4. M. Ertuğrul Düzdağ, M. Akif Ersoy  (Kültür Bakanlığı yay. 1996)
5. İnci Enginün, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları  (Dergâh, 2001)
6. Adem Çevik,  Edebiyatçılarımızdan İtiraflar  (Sütun Yay. 2005)
7. Türk Edebiyatı Dergisi Mehmet Akif Anıt sayısı  (Aralık 1986)
8. Türk Yurdu Dergisi Mehmet Akif Ersoy özel sayısı  (Aralık 1987)

Mehmet Akif kimliği

Şehit aileleri ağlıyor Mehmet Akif kimliği İstiklal Marşı`nın da yazarı olan büyük şairimiz Mehmet Akif Ersoy`u, 69 yıl önce kaybetmiştik. 27 Aralık 1936`da vefat eden şairimizin ismi son olarak, `altüst kimlik ve Türkiyelilik` gibi saçma sapan şey

 NAZİF OKUMUŞ


Şehit aileleri ağlıyor


Mehmet Akif kimliği


İstiklal Marşı`nın da yazarı olan büyük şairimiz Mehmet Akif Ersoy`u, 69 yıl önce kaybetmiştik. 27 Aralık 1936`da vefat eden şairimizin ismi son olarak, `altüst kimlik ve Türkiyelilik` gibi saçma sapan şeylerin gündeme getirildiği 15-20 gün öncede anıldı.


Bütçe müzakereleri öncesinde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, hem Parti Grubu`nda hem de TBMM Genel Kurulu`ndaki konuş malarıyla, `kimlik` konusunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan`ı eleştirdi. Mehmet Akif Ersoy`u örnek gösterip, Arnavut asıllı olan şairimizin Türklük bilinci ile dolu olduğunu belirterek ders almasını istedi. Vay sen misin Akif`i bu tartışmaya çekip Türk kimliğini onunla örnek gösteren!.. O günden sonra, kendilerini `İslamcı` kimlikle tanıtıp prim yapmaya çalışan bir grup, şairimizin Türk kimliğini sahiplenmeyip, İslamcı olduğu konusunda ısrarlı kampanya başlattı. Siyasal İslamcılık üzerinden Türklük bilincini yıkmaya çalışanlar her türlü etnik ırkçılığa destek verirken, çok enteresandır; Mehmet Akif`in açık haykırışlarını bile istismar edebilecek kadar çirkinleştiler. Türklük için haykırdı Şairimiz hayatının belli döneminde `İslamcı` anlayışa sahip olmuş ve Osmanlı`nın çöküşünün bu şekilde engellenebileceğini düşünmüştü ama sonrası? Sevr ile Anadolu işgal edilince ve milletimizin bağımsızlık ve hürriyeti elinden alınınca, Akif`in haykırışları `Türk milleti` adına oldu. Vefatına kadar bu duygularla yaşayıp, milletin kimliğine tercümanlık yaptı. İstiklal Marşı`ndaki `O benim milletimin yıldızıdır parlayacak/ O benimdir, o benim milletimindir ancak/Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal/Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet bu celal...` dizeleri, Akif`in İslam ümmeti ve Türk milleti anlayışını açıkça gösteriyor. Hilal ile,q İslam`ı ve Müslümanlar`ı işaret eden Akif, `kahraman ırkıyla` Türklük bilincine atıfta bulunuyor. Marşın sonundaki `Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal` dizeleriyle, Türk Milleti`nin hayat anlayışına ayna tutup hedefi belirliyor. Hepsi vebal altında Milli Mücadele sırasında, özellikle Ortadoğu`daki Müslümanlar`ın Lawrens`lerle kol kola girip işbirlikçiliklerini gören bir insanın bu kadar berrak haykırışlarına rağmen Türk kimliğini törpülemeye çalışanlar, iki cihanda vebalden kurtulamayacaklar. Hatta, o büyük şairimizin yazdığı ve Ali Rıfat Bey tarafından desteklenen `Ordunun Duası` başlıklı şiirinden de ders almayıp iddialarında ısrar edeceklerse, tarih önünde de suçluluktan kurtulamayacaklar. Çünkü bu şiirinde de Akif, `Türk eriyiz, silsilemiz kahraman...


Müslümanız, Hak`ka tapan Müslüman` dizeleriyle, Türk ve Müslüman kimliklerini doğrudan kullanıyor. Bu kadar berrak bir şairi, siyasi hedefler için alet etmek ve iddialarda ısrarcı olmak, işbirlikçi de olsa insan olduğunu düşünen hiçbir mahluka yakışmıyor.


-------------------------


Sadece İstiklal Marşı’nda değil; Çanakkale Destanı’nda hatta 1921 Anayasası’nda (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) “Türk” veya “Türklük” kelimeleri geçmiyor.

Neden?

Bir milletin İstiklal Marşı’nda ve yakın tarihteki en büyük kahramanlık destanında ve de ilk anayasasında “Türk” veya “Türklük” vurgusu mutlak suretle yer almalı değil miydi?

Bu size de biraz garip gelmiyor mu?

Buraya bir mim koyup biraz düşünelim.

***

1921 anayasasına baktığımızda “Türkiye Devleti”, “Büyük Millet Meclisi” ve ön eksiz olarak “Millet” tabirlerini görüyoruz;

Madde 1: Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.

Madde 2: İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegane ve hakiki temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi’nde tecelli ve temerküz eder.

Madde 3: Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur.

Saf haliyle 1921 anayasasında geçen ilk tabirler bunlardı.

1928, 1931, 1934, 1937 ve 1945 müdahaleleriyle devletin adında ve cumhuriyetin niteliklerinde değiştirmeler/oynamalar yapıldığını görüyoruz. Anayasaya “halkçı, inkılapçı, devletçi, milliyetçi, laik, Türk yurdu, Türk vatanı, Türk milleti” tabirleri 1928’den sonra girmiş ve 1961 anayasasında açıkça yer almıştır. Bu dönem boyunca tek parti döneminin muhalefetsiz müdahaleleriyle, CHP’nin altı oku, cumhuriyetin temel nitelikleri haline getirilmiştir. (bkz. “Devlet Aklı” başlıklı makalemiz).

***

1920-24 arasındaki “kurucu ontoloji” için o ilk tanımlar çok bilinçli tercihlerdi.

Peki, neydi “kurucu ontoloji”?

“Türkiye Devleti”nin kurucu ontolojisi, 1920’de İstiklal Savaşı’nın tam ortasında M. Akif tarafından yazılan “İstiklal Marşı”nda ifadesini bulur. Dönemin kelimeleriyle “İstiklal Marşı”nda tecelli ve temerküz eder…”

 İstiklal Marşı’nda ise “Türk” sözcüğü geçmez.

Sadece İstiklal Marş’ında değil; Safahat’ın “Asım” şiirinin sonundaki “Çanakkale Destanı” olarak meşhur olan şiirde de geçmez. Safahat’ın genelinde de bir iki yerdeki cümle arası kullanım hariç geçmez.

 Bunlar 1921 anayasasını hazırlayan “kurucu zihinle” paralel olup aynı zihniyetin ürünüdür ve bilinçli bir tercihi yansıtmaktadır.

Demek ki ortada bir kafa karışıklığı var.

Hatta “kurucu ontoloji”den sapma var.

Çünkü bu marşı yazan M. Akif meseleyi “Türklük” meselesi olarak anlamamıştır.

Peki ne olarak anlamıştır?

Bunu anlamak için “Türkiye Devletinin” resmi İstiklal Marşı’na ve onu yazan kişinin zihin dünyasına biraz girmemiz gerekir. Zira İstiklal Marşı, M. Akif’in zihin dünyasından ayrı düşünülemez.

Burada mesele M. Akif’in şahsı değildir. Bilakis onun “ciğerinden kamışla kan çekerek” yazdığı bir şiirin, devletin kurucu resmi marşı olarak kabul edilmesidir. Madem öyledir; o halde “kurucu ontolojiyi” burada arayacağız. Bundan dolayı da bu marşı yazan zihni, onun dünya görüşünü bilmek, tanımak durumundayız.

 ***

Akif, İstiklal Marşı’nda, “nazlı hilal, ebedi yurt, kahraman ırk, hakka tapan millet, cennet vatan” vb. diyor da bir türlü “Türk” demiyor. Neden?

“Irk” derken bugün ideolojikleştirildiği şekliyle Türk ırkını, yurt derken “Türk yurdunu”, vatan derken “Türk vatanını” mı kastediyor?

“O benim milletimindir ancak” veya “Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal” derken kastettiği “MİLLET” nedir?

Bir defa “ırk”tan kastettiği “etnik/biyolojik köken olarak Türk ırkı” değildir. Irk kelimesi 1942 yılında Türk Dil Kurumu sözlüğüne girerek bugünkü anlamıyla kullanılmaya başlanmıştır. Bu tarihten önceki Osmanlıcadaki kullanımı bu manada değildir. Osmanlıcanın “vatan” gibi sonradan ideolojikleştirilmiş kelimelerinden birisidir. Vatan da önce “köyün meydanı” demekti ve genellikle köylüler kullanırdı. Sonradan Türkçü ideolojinin en temel kavramlarından birisi haline geldi. Irk da böyledir. Akif’in zihin dünyasında ırk, yakın ve uzak geçmişteki “ecdad” manasındadır. Nitekim ırk, ırak (uzak) ile aynı köktendir. “Kahraman ecdad” vurgusu başka şiirlerinde de kullandığı bir tabirdir. Biyolojik kökenle ilgili değildir. Kaldı ki ırkçılığa karşı tutumu birazdan geleceği gibi gayet nettir.

“Yurt” derken kastettiği de “Edirne ile Kars” arası bugünkü Türkiye değildir. Bilakis bunu da içine alan daha geniş bir coğrafyadır. “Üçyüz elli milyon şu kadar can” derken bu coğrafyayı kasteder. Halbuki bunu söylediği tarihte Türkiye’nin nüfusu 13 milyondu. Onun zihin dünyasında yurdun, “üzerinde ebediyen ezan okunan her yer” olduğunu anlamak için fazla zorlanmaya gerek yok;

“Bana siz alem-i İslam’ı sorun söyleyeyim

Çünkü hiçbir yeri yok gezmediğim, görmediğim

Uzak Doğu’dan alın, Uzak Batı’ya kadar

Müslüman yurdunu baştan başa kaç devrim var”

(Safahat, İkinci Kitap; Süleymaniye Kürsüsünde)

***

Akif’in sürekli olarak ve ön eksiz kullandığı “MİLLET” ise, kendi tabirleri ile “Şu karşıdaki vahdeti tarumar etmek için”, “Medeniyet denilen kahpe”nin, “Şu vatansız derbederler ve alçak kundakçıların’ karşısına dikilmiş ortak bir “sine”, bir “cephe”dir;

“Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa

Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa

Bu altımızda yerden bütün yanardağlar

Taşıp da kaplasa ufukları bir kızıl sarsar

Değil mi ki cephemizin sinesinde iman bir

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir

Değil mi ki koşan Çerkez’in, Laz’ın, Türk’ün

Arap’la, Kürt ile bakidir ittihadı bugün

Değil mi sine de birdir vuran yürek… Yılmaz!

Cihan yıkılsa, emin ol, bu cephe sarsılmaz!

Şu karşımızdaki mahşer de böyle haşrolacak

Yakında kurtulacaktır bu cephe… Kurtulacak!”

(Safahat, Beşinci Kitap; “Berlin Hatıraları”)

Görüldüğü gibi Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Arnavut vs. Akif’in dünyasında “sinenin/cephenin” unsurlarıdır (efrad-ı millet). Önemli olan bunun yekvücut durması, dağılmamasıdır. Bunun için de ayrılık gayrılık davasını bırakıp milletin unsurlarını bilgi ile donatıp yükseltmek lazımdır;

“Ne Kürt elifbeyi sökmüş, ne Türk okur ne Arab

Ne Çerkez’in, ne Lazı’ın var bakın, elinde kitab

Hülasa milletin efradı bilgiden mahrum

Unutmayın şunu lakin: Zaman; zaman-ı ulum”

(Safahat, Dördüncü Kitap; Fatih Kürsüsünde)

Durum buyken, kimileri kendi haline bakmadan, ayrılık davalarına teşne olmakta, ortak cepheyi dağıtmak, yarmak, bölmek isteyenlere çanak tutmaktadır. “Şu karşıdaki vahdet tarumar edilmek istenmektedir.” Her kim bu “Alçakça saldırılara göğsünü siper etmiyor” da, ayrılık (muhtariyet) davası peşine düşüyorsa “unsur-u isyan”dır ve haybeye kürek çekmektedir;

“Hani, ey kavm-i esaret-zede, muhtariyet?

Korkarım, şimdi nasibin mütemadi haybet

Kimsesiz ailelerden kimi gitsin bıçağa

Kimi bin türlü fecaatle çekilsin kucağa

Birinin ırzı heder, diğerinin kanı helal

İşte ey unsur-i isyan, bu elim izmihlal

Seni tahrik eden üç beş alığın marifeti

Ya neden beklemiyordun bu rezil akıbeti

Hani milliyetin İslam idi… Kavmiyet ne!

Sarılıp dursaydın a milliyetine

“Arnavutluk” ne demek? Var mı şeriatta yeri?

Küfr olur başka değil kavmini sürmek ileri”

“Arabın Türke; Lazın Çerkeze yahut Kürde

Acemin Çinliye üstünlüğü mü varmış? Nerde!

Müslümanlık da “anasır” mı olurmuş ne gezer

Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor peygamber”

(Safahat, Üçüncü Kitap; “Hakkın sesleri”)

“Millet”in unsurları (efrad-ı millet) birbirine üstünlük (rüçhaniyet) davasına kalktı mı bu millete en büyük kötülüğü yapmış, ehl-i salibin (Haçlıların) ekmeğine yağ sürmüş demektir;

“Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?

Birbirinden farklı bu kadar akvamı

Aynı milliyetin altında tutan İslam’ı

Temelinden yıkacak zelzele kavmiyettir

Bunu bir lahza unutmak ebedi haybettir

Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez

Son siyaset ise Türklük, o siyaset yürümez

İşte Fas, işte Tunus, işte Cezayir, gitti

İşte İran’ı da taksim ediyorlar şimdi”

Müslüman, fırka belasıyla zebun bir kavmi

Medine Avrupa üç lokma edip yutmaz mı?”

(Safahat, İkinci Kitap; Süleymaniye Kürsüsünde)



Peki, eğer bu denilenler yapılmazsa ne olur?

Türk diyenler Türklükten, Kürt diyenler Kürtlükten, Arap diyenler de Araplıktan olur. Hepsini de kaybederler. Çünkü “Medeniyet denilen kahpe” hepsine de diş biliyor. Bu kahpelerin derdi ne Türkiye’dir, ne Kürdistan, ne de Arabistan. Onların derdi böl, parçala, yuttur;

“Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!

Sana az geldi ezanlar diye ötsün mü bu çan?

Ne Araplık (Kürtlük), ne Türklük kalacak, aç gözünü!

Dinle peygamber-i Zişan’ın ilahi sözünü

Türk Arapsız(Kürtsüz) yaşayamaz. Kim ki “yaşar” der, delidir!

Arabın (Kürdün), Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir

Veriniz baş başa… Zira sonu hüsran-ı mubin

Ne hükümet kalıyor ortada billahi, ne din!”

(Safahat, Üçüncü Kitap; “Hakkın sesleri”)

(Not: Şiirdeki parantez içi ifadeler bana ait/İ.E).(haber10.com)

 Görüldüğü gibi M. Akif, Türk, Arap, Kürt, Çerkez, Arnavut, Laz vs. “efrad-ı milleti” birbirine denk görmekte ve içlerinden birini, özellikle de “Türk’ü” öne ve üste çıkararak “üst kimlik” haline getirmemektedir. Bu ortak “sine” veya “cepheyi” Türklük namıyla anmamaktadır. Bu sineden/cepheden millet olarak bahsetmek gerektiğinde ısrarla ve ön eksiz olarak “MİLLET” demektedir;

“Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz

Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz

Kapkaranlıkken bütün ufukları insaniyetin

Aydınlatıp fışkırmışız ta sinesinden zulmetin

Yarmışız fetret devirlerinden kalan karanlıkları

Yarın olmadan yağdırmışız yarınları!”

(Safahat, Üçüncü Kitap; “Sizden iyiliği emreden…”)

Görüldüğü gibi M. Akif’in dünyasında “efrad-ı milletin” yani ortak “sinenin/cephenin” bir unsurunu diğerinde eritmenin/ asimile etmenin zerresi bile yoktur. Bilakis dava, “MİLLET” adlı bu cepheye tarihi/ontolojik bir rol biçip, “tek dişi kalmış canavar” karşısında tahkim etmek, dağılmasını önlemek ve içindeki unsurlarını koruyup, iman, bilgi ve ahlak ile donatarak, musavat (eşitlik), tesanüd (dayanışma), hürriyet (özgürlük) ve adalet ile bir arada yaşatarak “ortak bir sineye” dönüştürmek ve buradan bir hamule (bilgi birikimi, kültürel birikim) çıkarmak ekseni üzerine kurulmuştur.

Akif’in misyonu ve vizyonu işte budur.

***

Bu çizgi, bugünkü milliyetçi/ulusalcı ve ümmetçi çizgilerden farklıdır. Ümmetin dinden kaynaklanan evrensel ufukları, bir devlet, yer, belde, toprak, ordu ve donanmada ete kemiğe bürünmekte, zaman ve mekanda yer kaplamakta, tarihi/ontolojik bir rol üstlenmektedir. İşte bu evrensel ufkun zaman ve mekandaki ete kemiğe bürünüşüne Akif millet ve vatan demektedir.

Burada millet ile ümmet iç içe geçmiş durumdadır. Kürde Türk veya her ikisine de Müslüman diyerek birini diğeri aleyhine eriten yaklaşımlardan bu noktada ayrılır. Keza Kürtlük veya Araplık adına ayrılık davası güden anlayışlardan da ayrılır. Gerçek anlamıyla “Türkiye”nin ontolojik misyon ve vizyonunu ifade eder. Bu misyon ve vizyonu “Arkadaş! Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı!” diye seslenerek genç kuşakların vicdanına emanet etmiştir.

***

İşte bu anlayışın İstiklal Marşı’na yansıması kaçınılmazdı. Böyle olunca söyleminde millet, vatan, yurt, ümmet, bayrak, hilal, Mehmetçik, şehit, ezan vs. temalarına oldukça ağırlık veren Akif, Türklük vurgusunu bilinçli bir tercihle “efrad-ı millet” seviyesinde tuttu. Temel ve esas vurgu haline getirmedi. Ancak kurucuları arasında yer aldığı “Türkiye Devleti’nin” daha sonraları bu istikamette seyrettiği söylenemez.

 Demek ki Akif İstiklal Marşı’nı, döne döne vurguladığı ve fakat hiçbir yerde başına bir ön ek ekleme ihtiyacı hissetmediği “MİLLET”İN marşı olarak yazmıştır. Millet onun lisanında tek başına bir tanımdır. Tek olarak söylendiğinde içine bir çok şeyi birden alır. Onun için tek başına söylenir. Bugünkü “marka” dediğimiz şey gibidir. Tek başına kendini anlatma gücünü sahiptir. Kendi etnik kökenini sürekli vurgulayıp durmak, bir özgüven kaybının, gelişememişliğin, olgunlaşamamışlığın, sömürge halet-i ruhiyesinin ve moda tabirle “marka” yaratamayışın ifadesidir.

Şüphesiz ki bu, Akif açısından “Arnavut” olmasıyla veya bugünkü anlamıyla “ümmetçi” olmasıyla değil; nice badireler atlatmayı, ırk, mezhep ve din savaşlarını aşarak ortak bir sine/cephe yaratabilmiş olmayı ifade eden “imparatorluk vizyonu” ile alakalı bir şeydir. Bu nedenle Akif, bir kabile şairi değil; imparatorluk şairi olarak görülmek durumundadır. O bu düzeyden konuşmaktadır.

Avrupalıların, tarih boyunca karşılarına dikilen bu “sineye/cepheye” oradan bakarak Türkler demelerinin, burada sineyi/cepheyi küçültücü, bölücü ve yarıcı bir işlev göreceğini; hatta bu amaçla söylenip durulduğunu görmüştür. Buna aldırmayarak kendi tabirinde ısrar etmiştir. Nitekim aradan geçen 80 yılın onu haklı çıkardığını görüyoruz.

***

Artık bugün bu ısrarın ve çekincenin gereğinin kalmadığı söylenebilir mi?

İmparatorluk yıkılınca, imparatorluk şairinin de vizyonunun sona erdiği, bu bakış açısının geçmişte kaldığı, artık “ulus devletler” açısından olaylara bakmak zorunda olduğumuz ne derece doğrudur?

Kaldı ki nedir ulus devlet?

İmparatorluk dağıldıktan sonra geriye kalan “Türklerin” devleti mi?

Yoksa dağılmış imparatorluğun Anadolu’ya çekilmiş/toplanmış unsurlarının devleti mi?

İkincisi ise-ki öyle olmak icap eder- imparatorluğun “milleti”, küçültülmüş haliyle “ulusa” dönüşmüş oluyor. Dolayısıyla Akif’in vizyonu hala geçerlidir. Çünkü sine/cephe sadece küçülmüş, içeriye doğru çekilmiştir.

 Buradan bakılınca “ulus” kelimesi de, hem sözcük hem de kavram olarak yanlış kullanılıyor.

“Ulus” sözcüğü “çağ” sözcüğü gibi Moğolca’dan alınmadır ve “Moğol imparatoruna tabi olan halklar, kabileler birliği” demektir. Çağ da “İmparatorun yönetim süresi” anlamına geliyor. Bu anlamıyla “ULUS”, Akif’in kullandığı anlamda “MİLLET” in karşılığı olur. Milliyetçilerin/ulusalcıların İstiklal Marşı’ndan ve Akif’den koptuğu nokta, her iki kavrama da “Türk” yüklemesi yapmalarıdır. Eğer önümüzde duran metnin (İstiklal Marşı) ve de yazarının zihin dünyası ise mesele durum bu…

 ***

Sonuç olarak, Akif’in durduğu yerden konuşacak olursak; işte bu ortak sinede/cephede tecelli ve temerküz ettiği şekliyle “MİLLET” bölünmez bir bütündür. Türkü Türk, Kürdü Kürt, Arabi Arap, Çerkezi Çerkez, Arnavudu Arnavuttur. Hatta Rumu Rum, Ermenisi Ermeni, Yahudisi Yahudidir. Ve fakat bunların hepsi tek bir “sine” tek bir “cephe” yani tek bir millettir.

Hepsi de Anadolu denilen havuza “çekilerek” toplanmıştır. “Türkiye devleti” işte bu çekilmenin/toplanmanın soluklanma mevzidir. Dolayısıyla hepsinin devletidir. Eğer “nazlı hilal” çehresini çatıyorsa Kürt ağlıyor, Türk sızlıyor, Arap acı çekiyor, Boşnak doğranıyor demektir. Bunun için de Türkün devleti, Kürdün devleti vb. kabile didişmesini bırakıp, bu devleti adam gibi bir “adalet devleti” haline getirmek zorundayız. Çünkü biz hepimiz; kendimiz kalarak “daire-i adalet” içinde yaşayacak, o sinede birlikte atacağız.

Hiç şüpheniz olmasın; bir gün bu havuz taşacak, çekildiği yerlerde kalan diğer unsurlarıyla birleşecek, “küresel sinesini” yeniden yaratacak, evrensel adalet ve barış yurdunu kuracaktır. İnanmayan inanmasın.

“Felç-i iradiye müptela olmuş” zihinler bu türküden bir şey anlamaz…

http://ihsaneliacik.wordpress.com

-------------------------------

Mehmet Akif'in Türklere Bakışı



İslam'ın katiyyen reddettiği ırkçılığa bir İslam aşığı ve mutefekkiri olan M.Akif'ın yaklaşımı ne idi?
Türk Millet'ne nasıl bakıyordu?
Arnavut asıllı olduğunu belirten Üstad'ın anne tarafından da Buhara'lı olduğunu bilmekteyiz.

Eserlerinde devamlı millet'e vurgu yapan Akif'in,bahsettiği bu millet kimdi?

Arnavutlar'in gerek Avrupa'dan yayılan moda ile(Ulusçuluk),gerekse içerden bu fikre destek olanlar tarafından Osmanlı'dan kopartılması neticesinde,Sırp,Yunan ve Bulgar ordularınca yağmalanmasına içi yanan Akif'in yazdığı meşhur şiiri hatırlayalım.
Ne diyordu Akif ?

"Üç beyinsiz kafanın derdine üç milyon halk,
Bak nasıl doğranıyor?Kalk baba kabrinden kalk!
.......
Hani milliyetin İslam idi.Kavmiyet ne?
Sarılıp sımsıkı duysaydın a. Milliyetine.
Arnavutluk ne demek?Var mı şeriatta yeri?
Küfrolur,başka değil,kavmını sürmek ileri.
Arabın Türk'e;Lazın Çerkez'e,yahut Kürd'e,
Acemin Çinliye rüchanı mı varmış?Nerde!
Muslumanlıkta "anasır"mı olurmuş ne gezer,
Fikr*i kavmiyeti telin ediyor peygamber.
.......
Artık ey millet-i merhume,sabah oldu uyan,
Sana az geldi ezanlar,diye ötsün mü bu çan?
Ne Araplık ne de Türklük kalacak aç gözünü,
Dinle Peygamber-i zişanın ilahi sözünü.
Türk Arapsız yaşamaz.Kim ki yaşar der delidir.
Arabın,Türk ise hem sağ gözü,hem sağ elidir.
Veriniz başbaşa zira sonu hüsranı-mübin,
Ne hükümet kalıyor ortada,billahi ne din.
.......
Bunu benden duyunuz,ben ki bir Arnavudum
Başka bir şey diyemem...işte perişan yurdum."

Safahat,Üçüncü kitap(Hakkın Sesleri)1913

Akif'in bu şiiri yazdığı senelerde,Osmanlı Devletinden gayrimuslüm milletler bir bir ayrılırken,Halifenin temsil edildiği bir devletten,müslüman olanlar da kavmiyetçilik adına,bütünden kopmak için yer yer isyan ediyorlardı.Akif'in isyanı buna idi.Üsdad bu dönemde kurtuluş retecesinin,ümmet bilinci olduğunu savunuyordu.Akif'in yazdığı,bu döneme ait bazı şiirlerinde ki millet, yukarıda ki şirde belirtilen millet şuurudur.

Buna rağmen Şair'ın ırka ,ve Türklüğe vurgu yaptığı eserleri yok mudur?

Mesela İstiklal Marşı'ndaki,
"Kahraman ırkıma bir gül,ne bu şiddet bu celal"

dizesinde ya da,

"İhtiyar amcanı dinler misin oğlum Nevruz,
Ne büyük söyle,ne çok söyle,yığıt işte gerek,
Lafı bol karnı geniş soyları taklit etme,
Sözü sağlam,özü sağlam adam ol ırkına çek!"

dörtlüğünde vurguladığı ırk hangi ırktır?Bu sorunun cevabı o kadar aşikardır ki,şüphe dahi edilemez.Akif'in Arnavut olduğunu belirtmiştik.Buna rağmen O kendisini mensubiyet şuuruyla Türk
kabul etmektedir.Şöyleki:

"Türk eriyiz,silsilemiz kahraman,
Müslümanız Hak'ka tapan müslüman.
Putları Allah tanıyanlar aman,
Mescidimin boynuna çan asmasın."
(Ordunun Duası)

Yine Akif'in Türk'ü yücelttiği şirleri mevcuttur:

Bir Hintli'nin ağzından;
"....
Ah biz hayra yorar unsuru iman değiliz,
Hind'in İslamını pek TÜRK'e kıyas etmeyiniz.
Onların Ruh-u şahametle çoşan kanları var,
Bizde yok öyle samimi asabiyet,o damar."
.......(Süleymaniye Kürsüsünde)

Osmalı Devleti sınırlarını aslında kimin yurdu olarak telakki ediyordu?Bakalım:
......
"Yurdu baştan başa viraneye dönmüş TÜRK'ÜN,
Dünkü şen şatır ocaklar yatıyor yerde bugün"
......
"Nerde Ertuğrul'u koynunda büyütmüş obalar,
Hani Osman gibi,Orhan gibi babalar?"
......
"Sıtmadan boynu bükülmüş de o DİMDİK TÜRK'ÜN,
Düşünüp durmada öksüz gibi kuskün,küskün."
.......
"Değişik sanki o ARSLAN GİBİ IRKIN torunu,
Bense İslam'ın o gürbüz,o civan unsurunu,
Kocamaz derdim,asırlarca sorulsaydı eğer,..
Ne çabuk elden ayaktan düşecekmiş o meğer."
......
"Hocazadem,ne sülükmüş o meğer vay canına,
Dış bilermiş senelerden beri TÜRK'ün kanına."
......
"Neye Türk'ün canı yangın,neye millet geridir.
Anladık biz bunu az çok senelerden beridir."
...... (Asım'dan)

Görüldüğü üzere,M.Akif Ersoy,menfi ırçılığa karşı olmasına rağmen,Türklüğü methedici ifadeler kullanmaktan imtina etmemiştir.Kana,yaradılışa,damara atıfta bulunarak,Türklerde ki Kahramanlık ruhunun,İmanla birleşerek,İslam'ı asırlar boyu yüksekte tutuğunu belirtmektedir.

Akif bu "mevkûre"yi hala Türk Milleti'nde görüyordu.Eserlerinde bahsettiği Millet,aslen mensubu olduğu Arnavut Milleti değil,mensubiyet hissi ile bağlı olduğu müslüman Türk Milleti'ydi.

İşte milliyetçiliği ırkçılıktan ayıran kesin çizgi.Aslen Türk olmadığı halde,içinde yaşadığı toplumun kültürüyle yoğrulduğu için kendisini,Türk Milleti'nin mensubu sayan ve bu uğurda eserler veren Akif'e nasip olan şuurun,günümüzdeki bazı nasipsizlere de kısmet olmasını dilerim.

--------------------------

“Mehmet Akif’in Fikir Dünyası ve İstiklâl Marşı’nı Yazdıran Şartlar” Panelinden, “Herkes Akif’i yeniden okumalı” sonucu çıktı:

“AKİF, BAĞIMSIZLIĞIMIZIN ADIDIR”

Türk Ocakları’nın düzenlediği, “Mehmet Akif’in Fikir Dünyası ve İstiklâl Marşı’nı Yazdıran Şartlar” konulu panelde, Milli Şairimizin, Türk’ün bağımsızlığının sembolü, İslamcı, Batıcı, ihtilalci ve emperyalizm karşıtı abide bir şahsiyet olduğu vurgulandı. Panelde, Milli Mücadele günlerindeki gibi, bugün de milletin umudunu kırmaya ve milletin arasına ayrılık düşürmeye yönelik planlar yapıldığı hatırlatılarak, “Tarihimizin bize gösterdiği istikamet, dikkatli olmamızdır. Bunun için herkesin Akif’i yeniden okuması gerekiyor” mesajı verildi.

Milli Kütüphane’de düzenlenen panelin oturum başkanlığını Türk Ocakları Hars Heyeti Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz yaptı. Prof. Öz, açış konuşmasında şunları söyledi.

“Mehmet Akif, iman, istikamet ve istiklâl abidesiydi. Onun anısına milli mücadelenin hangi şartlarda yapıldığını anlamamız için bu paneli düzenledik. Mili mücadele dediğimiz hadise, ülkemizin 1. Dünya Savaşı sonrası işgâl edilmesi ve Türk Milleti’ne asla hak etmediği bir kader çizilmek istenmesine, milletimizin büyük bir azimle direnmesidir. Milli mücadeleye en büyük katkıyı veren rahmetli Mehmet Akif Ersoy’dur. İşgâl İstanbul’unda büyük bir ıstırap çekiyor, milli mücadelenin başarıya ulaşacağına inanıyordu, çünkü o bir umut adamıydı. Bağımsızlık abidesiydi. ‘Türk’ün istiklâlsiz yaşaması imkânsız’ diyordu. Milli mücadeleyi yapanların ittihatçı diye karalanmak istenmesine karşı, ‘Hayır, buna ittihatçılık denemez. Bu bir memleket meselesidir, herkes elbirliği ile sarılmalıdır’ demiştir. Hani tarihten ibret alınmazsa, benzerlerinin yaşanacağı belirtiliyor ya, günümüzde de ABD’deki son ‘soykırım’ iftirası tasarısında olduğu gibi, Türkiye’ye ‘vur abalıya’ misali saldırılıyor. Türkiye’nin bu konuda izlediği politikanın, resmi ittihatçı tezi olduğu söyleniyor. Çok şükür milli mücadele günlerinden güçlüyüz, o karanlık günlerde değiliz. Ancak bir günah keçisi gibi ülkemizi suçlayıp, milletin umudunu kırma o gün de vardı, bugün de var. Bugün Türklüğü etnisiteye indirmek isteyenler, acaba onun sözlerini anlar mı? Milletin arasına ayrılık düşürmek isteyenlere, Kastamonu’da yaptığı konuşmaları hatırlatmak lazım. Unutulmamalıdır ki, milletler top, tüfek, teyyareyle yıkılmıyor, aralarındaki bağlar çözülüp, herkes kendi derdine düşürülerek yıkılıyor. Milletimizi etnik gruplara ayırmak isteyenlere karşı aynı dikkati göstermemiz lâzım, tarihimiz bize bu istikameti gösteriyor.”

HİÇBİR ZAMAN YÖNETİME YARANMADI

Panelistlerden Başkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yakup Çelik, “Duyarlı bir aydın olarak Mehmet Akif”i anlattı. Prof. Çelik, Akif’in, yaşadığı dönemi sorgulayan, eleştiren, ömrünün sonuna kadar hiçbir zaman merkezi yönetime yaranmayan, buna karşılık halkın ızdırabını, adaletsizliği, toplumdaki çelişkileri dile getiren ve bilgisini halkın hizmetine sunan bir insan, kısacası “duyarlı bir aydın” olduğunu bildirdi.

Mehmet Akif’in aydın duyarlılığını, eserlerinden örneklerle anlatan Prof. Çelik, “Duygu ve düşüncelerini şiir gibi değil, samimiyetle ifade etti. Amacı edebiyat yapmak değildi, tüm eserlerindeki ortak tavır budur” dedi.

Akif’in sadece İstanbul’un perişanlığını, halkın ızdırabını değil, Balkan Savaşı yıllarında yaşananları da feryat ederek, aktardığını belirten Prof. Çelik, yıkılmış bir toplumu ayağa kaldırmak isteyen Akif’in, “Duyarlı, inançlı, tevekkül içinde beklemeyen, mücadeleci bir nesil beklediğini” ve “dürüst, ilkeli, milletine, dinine bağlı, ahlâklı, çalışkan” bir insan profili çizdiğini kaydetti.

AKİF, FANTAZİLERE KARIŞTIRILMAMALI

Panelin konuşmacılarından Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recai Doğan da, Akif’in din anlayışı üzerinde durdu. Prof. Doğan, özetle şunları söyledi:

“Osmanlı’dan, Cumhuriyete geçiş döneminde yaşamış, konuşmaları, vaazları ve şiirleriyle damgasını vurmuş, nihayet İstiklâl Marşımızı kaleme almış son derece önemli bir kişiliktir. Bu özellikleri dolayısıyla onun etkisi, sadece dönemiyle sınırlı kalmamış, sonraki tarihlerde de fikirlerine, heyecanlarına katılan, bunları kendi zamanlarının ruhu içinde yeniden gündeme taşıyan çok geniş toplumsal kesimler olmuştur. Onun yüksek ahlâkı, etkileyici kişiliği, toplumsal sorunları yürekten anlatışı, her zaman toplumun ortak bir değeri olmasını sağlamıştır. Ancak bazı toplumsal ve politik çevreler, onun fikirlerini kendi kimliklerinin temel bir karakteristiği olarak takdim etmeye çalışmaktadır. Öte yandan Mehmet Akif’i, bugüne ait siyasal mücadelenin inşaa ettiği geçmiş anlatımı içine olumsuz bir figür olarak yerleştirenler de bulunmaktadır. Toplumdaki Akif’e ilişkin farklılıklar taşıyan bu ilgiler demeti, onun fikirlerini anlama, yeniden yorumlamada da değişiklikler doğurur. Ona yönelik kimi eleştirileri ortaya koyanlar kadar, Ersoy’u bütünüyle benimsediklerini düşünenler dahi onun fikirleriyle, kendi fantezilerini bir ölçüde karıştırırlar.”

Akif’teki güçlü İslami vurgu dolayıyla, onun modernliğe de muhalefet eden, bağnazlığa yakın duran birisi olduğu doğrultusunda kanaatler bulunduğunu da hatırlatan Prof. Doğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Her yerde görülen sakallı fotoğrafı dahi bu istikametteki kategoriler içinde onu klişeleşmiş ‘gerici’ tiplemesi içine koyabilir. Kaba şablonlar dolayısıyla Safahatın kapağını kaldırmayı lüzumsuz bulanlar, onun medeniyete, gelişmeye yönelik tutkulu anlatımını, taassuba, dar görüşlülüğe, yobazlığa dair eleştirilerini görme imkânından da mahrumdurlar. Akif’in düşüncelerinde geçmiş ve gelecek, din ve milletin bütünlüğü vardır. Bugün karşılaşılan mağlubiyetlerin, gerilik ve çöküşlerin, ahlâki zaafların sebebinin İslam değil, İslam’ın sonradan aldığı şekil, mevcut Müslümanlar ve onların zihniyetidir şeklindeki anlayışı benimsediğini söyleyebiliriz. Akif, Kuran’ın üzerinde düşünerek, okunmasını da özellikle tavsiye etmiştir.”

YEMİN DEĞİŞTİREN ADAM

Panelistlerden Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazım Hikmet Polat ise “2. Meşrutiyet Yılları ve Örgütlü Toplum” başlıklı konuşmasıyla Mehmet Akif’i tanıttı. Mehmet Akif’in imzasının ilk defa 1891 yılının dergi ve gazetelerinde görüldüğünü, fakat bunların Mehmet Akif’i doğrudan anlatan metinler olmadığını, Akif’i 2. Meşrutiyetten sonra yazdıklarıyla tanıdığımızı belirten Prof. Polat, 2. Meşrutiyet’le birlikte ortaya çıkan örgütlü toplum içinde Akif’in konumunu şöyle izah etti:

“Örgütlü tolum, insanın keşfettiği en güzel olaydır. Ama bireyler, fert olduğunu hissetmez, fark etmez, ortaya koyamazsa örgütlü toplum hedefe ulaşamaz. Mehmet Akif, örgütlü toplumun neresindedir, bireyliğini yeterince ortaya koymuş mudur? Evet, hiç şüphe yok. 2. Meşrutiyet yıllarında Akif’i, örgütlü toplum modeli 4 ayrı dernekte görüyoruz. Bunlardan birincisi İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeliğidir. Akif, İttihat ve Terakki Cemiyetine 2. Meşrutiyet’in ilânından hemen sonra katıldı. Ancak katılım töreninde ilginç bir hadise yaşandı. Mehmet Akif, üyeliğe girerken edilen yeminde yer alan ‘Cemiyetin bütün emirlerine, kayıtsız şartsız itaat edeceğim’ cümlesindeki ifadeye karşı çıkıp, ‘sadece iyi ve doğru olanlarına yapacağına söz verebileceğini’ söyledi. Bu tavır karşısında çok şaşırdılar, ama Akif’in dışarıda kalmasının da zararlı olacağını düşünerek, yemin metnini değiştirmeyi kabul ettiler. Yine de Akif bu cemiyette fazla kalmadı, ayrıldı. Birileri, Kara Kemal’e onun karşı devrimci bir cemiyet kurduğu şikâyetini götürdüyse de Kara Kemal, ‘Eğer içinde Akif varsa, bu bir fesat cemiyeti değildir’ karşılığını verdi.

ELÇİLER DİN, DİN ADAMLARI SİYASETLE MEŞGÛL

Konuşmasının devamında Mehmet Akif’in üyesi olduğu Türk Derneği, Müdafaa-ı Milliye ve Teşkilat-ı Mahsusa ile buralarda yaptığı faaliyetler hakkında bilgi veren Prof. Dr. Nazım Hikmet Polat, 18 Aralık 1908’de kurulan Türk Derneği’nin adında “Türk” geçen ilk dernek olarak bilindiğini, oysa bundan önce Kıbrıs’ta bir Türk cemiyeti kurulduğunu vurguladı. Prof. Polat, Akif’in üyesi olduğu Türk Derneği’nin, ırki amaçlı değil, tümüyle Türkçeye istikamet vermek için kurulduğunu, zaten kurucularının büyük bölümünün gayrı Türk ve gayrı Müslüman olduğunun altını çizdi. Akif’in Sırat-ı Müstakim’deki yazılarının yarattığı havanın böyle bir dernek kurulmasını zorunlu hale getirdiğini, kuruluş aşamasındaki faaliyetlerini de büyük ölçüde Akif’in yönlendirdiğini kaydeden Prof. Polat, konuşmasının devamında şunları söyledi:

“Akif’in Müdafaa-ı Milliye cemiyetindeki faaliyetleri fazla bilinmiyor. Balkan Savaşı’nın acı tecrübeleri sonrasında, İttihat Terakki ileri gelenleri, tüm aydınlar, artık vatanın elimizden çıktığını, buna karşı tedbir alınması gerektiğini görüyorlardı. Dernek bu amaçla kuruldu, ama İttihat Terakki’nin fazla dahli olmadı. Buna rağmen 1919’da kapatılırken, ‘ittihatçı yuvası’ dendi. Kültürel faaliyetler, vaazlar ve konferanslarla bir tür cephe gerisi çalışmalar yapıp, cephedeki orduya böyle yardım etmeyi amaçlayan bir cemiyetti. Bu faaliyetlerin en önemli siması da Mehmet Akif oldu. Akif’in Teşkilat-ı Mahsusa faaliyetleri kamuoyunca bilinmektedir. O yüzden şahsiyetini ifade için küçük bir örnek anlatmakla yetineceğim. Almanya’ya gittiğinde oradaki elçimize, ‘dünyanın hali iyi değil, ne yapıyorsun?’ diye sorar. O da kuran tefsiri hazırladığını söyler. İstanbul’da camilerdeki hali de bilen Akif, ‘Siyasi faaliyetler yapması gereken elçi tefsir, tefsir işi yapması gereken camideki din adamlarımız ise siyasi faaliyet yapmakta’ diye feryat eder.”

ÜMMET, ULUS, TÜRK, MÜSLÜMAN AYNIDIR

Panelin son konuşmacısı Yazar Dr. Lütfü Şehsuvaroğlu ise “Mehmet Akif’in İdeolojisi, Türkçesi ve Şiiri”ni tanıtmadan önce, ülkemizdeki etnik milliyetçilik ve Türklük tartışmalarına değindi. Sadece halkta değil, ülkeyi yönetenlerde de etnik milliyetçilik konusunda müthiş bir idraksizlik bulunduğunu ifade eden Şehsuvaroğlu, “Türklük ve milliyetçilik kavramlarından habersizler. 35 yıldır Akif’i anlatıyoruz, ama hala problemler var. Birtakım siyasi çevreler Mehmet Akif’i kendi ideolojilerine uygun yerlere oturtmaya çalışıyor. Kimi Akif’i İslâmcı kompartımana yerleştirmeye çalışıyor, birileri ise neredeyse Müslüman olmadığını iddia ediyor” dedi.

Akif’in, fen tahsili yapan, inançlı büyük bir Türk Şairi olduğunu, Namık Kemal’den etkilendiğini belirten Dr. Şehsuvaroğlu, Akif’le ilgili tespitlerini şöyle sürdürdü:

“Akif, Türkçü, İslamcı ve Batıcıdır. Aynı zamanda ihtilâlcidir. Akif, gecikmiş bir idrakle yakalanmaktadır. Şimdi birileri ithal İslamcı akımlardan, moda akım olan liberalizme geçti. Herkes liberal, oysa Mehmet Akif liberalizmle dalga geçmiştir. Liberalizm peşinde koşan arkadaşlar, ‘Tanrı öldü, yaşasın bireycilik’ diyor. Bu, kendine tapmaktır. Birileri Müslümanlıkla, Türklüğü ayırmaya çalışıyorlar, oysa tüm dünyada Müslümanlık eşittir Türk diye bilinir. O yüzden özellikle İslamcıların, Akif’i yeniden okumasında fayda var. Onun nesli, Türk’ü, Kürdü, Arap’ı ayrı görmedi. Ben duygusu olmayan, toplumcu, tam bir sosyalist şairdir. Emperyalizme karşı savaşma düsturunda yer aldı. Akif’in ideolojisi Türkçesi ve şiiri aynıdır. O, hayatı, eserleriyle örtüşen çok az insandan birisidir. Ümmet, ulus lakırdısını çöpe atın. Ümmet de, ulus da, Türk de, Müslüman da aynıdır.”

Panel, konuşmacıların, dinleyicilerden gelen Mehmet Akif’le ilgili çeşitli soruları cevaplandırmasıyla sona erdi. Dinleyicilerden YÖK eski Başkanvekili Prof. Dr. Uygur Tazebay da Akif hakkında ilginç bir anekdot aktardı. Kendisinin, Akif’le aynı okuldan, yani Baytar Mektebinden mezun olduğunu belirten Prof. Tazebay, zamanında bir gazetecinin Akif’i küçümsemek için, “Galiba siz baytarsınız” demesi üzerine Akif’in, “Evlâdım bir şikâyetin mi var, bir yerin mi ağrıyor?” cevabını verdiğini anlattı.

GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ TEK İNSAN BİRÇOK FARKLI BAKIŞ VE YORUM. BİZ NE DİYELİM...

Hiç yorum yok: